X-MACERA
X-Class’ın gücünü, konforunu ve Premium kalitesinin sınırlarını zorlamak üzere yola çıkıyoruz! Her türlü zorlu doğa koşulunun üstesinden gelebilmek için özel olarak hazırlanan Mercedes-Benz X-Class ‘ın sürücü koltuğunda ise Okan Altan yer alacak.

Detaylı bilgi için ilgili lokasyon üzerine tıklayınız!
Okan Altan
Güney Yolu
X14: Güney Yolu



Kuzeydoğu - güneybatı çizgimizin ardından güneydoğu - kuzeybatı maceramıza başlamak için Anadolu’nun en güneyini boydan boya geçerken, Anadolu’nun en zengin medeniyet manzaralarını görmeden olur muydu?


 36°01’02.56"K 32°48'10.76"D


Tarih Öncesi.

X-Macera yolculuğumuz boyunca dağlardan kanyonlardan geçerken, çizgimizin hemen yanına adeta dizilmiş, dünya ve medeniyet tarihinin başlangıcının Anadolu olduğunu kanıtlayan ören yerlerine uzaktan bakmak zorunda kaldık.

Öncelikle, X-Class ile hedeflediğimiz, devasa “X” çizimimizin programını bozamıyorduk. İkinci hassasiyetimiz de, bu binlerce yaşındaki tarihi eserlerin toprak altında kalmış kısımlarına arazi lastiklerimiz ile basmak ve kültür mirasına zarar vermek istemiyorduk.

Anadolu, belgelenmiş şekilde Neolitik Çağ’dan bu yana yerleşim yeri olmuş. İnsanlık tarihinde, besin üretimi yanında ilk yerleşik toplumların kurulması ile başlayan Neolitik Çağ’da besin üreticiliği biliniyor, fakat pişmiş toprak kapların daha yapılmadığı, bunların yerine sepet, tahta ya da taştan kaplar kullanılıyormuş. Akeramik yani seramiksiz bu Neolitik evre, dünyada sadece Anadolu’da ancak birkaç yerde saptanırken, belirli bir düzene göre inşa edilen yapıları, taş ya da kemik alet ve silahları, süs eşyaları ile ilk yerleşik köy örnekleriyle ortaya çıkarılmış.

Eski Yakındoğu ve Ege’nin en gelişmiş Neolitik Merkezi, Çatalhöyük’ün Milattan Önce 6800’lere ait, bir düzene göre inşa edildiği görülen, kentinde dikdörtgen planlı, duvarları boğa başları ve resimlerle bezeli evlerin avlular etrafında bitişik olarak sıralandığı belgelenmiş.

Yani bir düşünün günümüzden neredeyse 9 bin yıl önce kırmızı, pembe, kahverengi, beyaz ve siyah renklerle duvar resimlerinin yapıldığı, geometrik bezeklerin, çiçek, yıldız, daire gibi sembolik motiflerin yanı sıra değişik konulu tasvirlerin de görüldüğü ilk medeniyet izleriyle dolu, tüm Anadolu.

Tüm Türkiye’de toprağı biraz eşeleseniz, ya da dağlarda mağaralara benzeyen ilk yaşam izlerine baksanız, boğalar, kuşlar, akbabalar, leoparlar, yabani geyik, yaban domuzu, aslan, ayı gibi hayvanlardan oluşan bezekler, insan elleri, tanrıçalar, insan figürleri, av sahneleri karşınıza çıkabiliyor. Bir şehrin arkasında püsküren volkan ve akbabaları kovalayan insanların ilkel resimleri, içinizi ürpertiyor. Ana Tanrıça bereket kültünün pişmiş topraktan veya taştan yapılmış heykelcikleri, leopar kabartmaları ve hayvan şekilli adak figürleri, sanki tüm Anadolu’da her taşın altında gizli gibi. Müzelerde sergilenen çanaklar, çömlekler, oval formlara sahip seramikler, hepsi Neolitik Çağ’ın bizim topraklarda yaşandığının kanıtları.

Deniz kabuklularından yapılmış kolyeler, obsidyen aynalar, bilinen en eski dokuma parçaları, çakmaktaşı, çeşitli alet ve silahlar, kemikten bız, iğne, sap gibi eşyalar, en ilkel bakır ve kurşun işlemeleri de, Anadolu’yu tarihin başlangıcından çok daha eskilerde bile ilk insanların merkezi olduğunu kabul ettiriyor.

Anadolu’nun Milattan Önce 4 binlerde Eski Tunç Çağı’na ait eserleri de ayrı bir zenginlik. Anadolulular, bakıra kalay katarak tunç elde etmişler. Bu alaşımla silah, kap kacak, süs eşyası üretmişler. Bakır, altın, gümüş ve doğal altın ve gümüş alaşımı elekturumu bulmuşlar. Hani Anadolu Medeniyetleri Müzesi kayıtlarında bile okuyamadığımız, fakat dağlardaki köylerin etrafına serpilmiş biçimli taşlarla fark ettiğimiz, Anadolu’nun surlarla çevrili küçüklü büyüklü ilk yerleşim yerlerinin de bu çağda ortaya çıkmış olduğunu biliyoruz. İlk müstahkem şehirlerin sıkışık yapıları içinde odalarında ocak, fırın ve sedir olan, kerpiç duvarlı dörtgen veya düzgün olmayan dikdörtgen odalı taş temelli evlerin de, 6000 yıl öncesinden günümüze kadar geleneksel Anadolu mimarisini temsil ettiği biliniyor.

Sonradan kasaba ve köyler kurulmuş, damga mühürler, idoller, Kalkolitik Çağ ile birlikte ortaya çıkmış. Ziraat ve hayvan yetiştiriciliği başlamış, ticaret, döküm ve dövme demir işçiliği gelişmiş. Maden işleme sanatıyla diadem, gerdanlık, iğne, bilezik, toka, küpe gibi süs eşyaları ile kaplar, tunçtan balta ve mızrak uçları ile altından silahlar, dinsel güneş kursları, geyik ve boğa heykelleri, tanrıça heykelcikleri, sistrumlar, halen ören yerlerinin çok uzağındaki derelerden tepelerden toprağın hemen altından çıkmaya, bulunmaya devam ediyor.

Bronz ve gümüş vazolar, testiler, çaydanlıklar, fincanlar, kaplar, Anadolu’nun her yöresine (bugün en güzel yerlere bırakılan plastik çöpler gibi) saçılmışlar. Topraklarımızdaki en eski medeniyetlerin izleri gibi, günümüzün geri dönüşemeyen çöplerini de bizler maalesef gelecek bin yıllara izlerimiz olarak bırakıyoruz.



Tarih Yazılıyor.

Milat Öncesi 3 binlerde Anadolu’nun her yönü bir yerleşme haline gelmiş, Küçük Asya yarımadası, parlak bir kültür ve sanat alanı olmuş.

Doğum yeri Anadolu olan Çivi Yazısı’nın ve Luvi Dilinin günümüzde çözülmeye başlandıkça gelişiminin Mezopotamya ya da Antik Yunan’dan Anadolu’ya değil de Anadolu’dan batıya ve güneye gittiği anlaşılmış. Bazı araştırmacılara göre, dram, tiyatro, komedya gibi Yunanca olarak bilinen kelimeler, Luvice imiş. Hitit Dilinde ışık insanı anlamına geliyormuş, Luvi. Işık ve parıltı anlamındaki “lu” kökü birçok dilde ışık anlamına geliyor ve halen kullanılıyor. Apollon adının kökeni Luvice’deki su anlamında “apa”dan geliyormuş ve Helen dilinde bir anlamı yokmuş. Yani, Anadolu’nun kendisi için, çevredeki ve hatta dünyadaki tüm uygarlıkların da ilk çıkış noktası diyebiliyoruz. Ayrıca modern medeniyetin ilk basamağı olarak kabul edilen Likya Dili’nin Luvice’den türediği ve Luvi Dili’nin konuşulduğu en önemli yerin ise Luviler’in yaşadığı ilk Truva olduğu da hatırlatılıyor.

M.Ö. 2 binlerin sonlarında Anadolu’ya olan Deniz Kavimleri Göçleriyle kayıtlı tarihin dökümanlarında Luvi dilini konuşan Arzawa’lılardan, Hitit’lerden Urartu ve Friglere geçiş not edilmiş. Dor göçlerinden kaçan Yunanistan halkının adalar üzerinden Batı Anadolu’ya gelip, yerli halkla kaynaşması İon Uygarlığının temellerinin atılması ise, tarihin ilk koloni yerleşimlerinin kurulmasını sağlamış. Pergelle çizilmiş motifleriyle Protogeometrik dönem de M.Ö. 1100’lerde ortaya çıkmış. ardından yuvarlak motiflerin yerine köşeli geometrik motifleriyle de Geometrik Dönemi başlatmış. Bu Millattan Önceki 950’lerdeki İon sanatı, doğu sanatı ile tanışmış ve heykeltraşlık, mimari, seramik sanatı en güzel şekilde gelişmiş. Dev tapınakların inşasına girişilmiş. Mermer heykeller yapılmaya başlanmış. Oriantalizan seramik sanatı ile her yer süslenmiş.

Arkaik Dönem de, Klasik Çağ da Karia ve Lykia uygarlıklarının imzasında oluşmuş. Kaya mezarları, işte bu dönemlerin işaretleri. Diğer tarafta Friglerin yerini alan Lidyalılar, M.Ö. 7. Yüzyıldan itibaren ilk madeni parayı basarak tarihteki yerini alırken, M.Ö. 546 yılında Perslerin Anadolu’nun tamamına hakim olmasıyla Greko-Pers stili sanat eserlerinin yaratılmış ve dünyanın her anlamda en zengin bölgesi Anadolu olmaya devam etmiş.

Ardından Makedon Büyük İskender, sonrasında Hellenistik Dönem, Bergama Krallığı ve Anadolu’nun batısının Roma egemenliğine girmesi bile Anadolu’nun binlerce yıllık gelenekselleşmiş kültürünü bozmamış. Tam aksine sanat ve ticaret ile bu toprakların zenginleşmesi devam etmiş. 330 yılında Bizans sanatı, Anadolu’da gelişen yerel yorumuyla Roma sanatı geleneğinin ve ilk Hristiyanlık aleminin getirdiği yeni unsurların yoğrulması ile kişilik kazanmış. Fakat, Bizanslıların Anadolu’nun üzerindeki en değerli yapıların taşlarını ve daha eski uygarlıkların tüm büyük eserlerini İstanbul’a taşıması, Anadolu’yu Milattan Sonra 15. yüzyıla kadar ciddi şekilde fakirleştirmiş.

Oğuz Türkleri akınları, Alpaslan’ın 1071’deki Malazgirt Zaferi, Anadolu Selçukluları, Moğol istilaları, İlhanlılar ve nihayetinde Osmanoğulları ile Anadolu, Türk-İslam ve Anadolu kültürünün sentezini ortaya çıkmasını sağlamış ve Osmanlı mimarisinin en güzel örnekleriyle tüm Anadolu yeniden ihya edilmiş.


Güney Yolu.

İşte tüm bu tarihin, daha doğrusu dünya tarihinin merkezi Anadolu’nun her köşesinde, her santimetre karesinde o kadar çok tarihi anlamı olan yer varken, her birini X-Macera’mızda görüntülere sığdırmamız olanaksız idi.

Biz de, en azından ilk çizgimizin bitiş noktası Knidos Feneri’nden ikinci çizgimizin başlangıcı olacak Mezopotamya’ya doğru Anadolu’nun tüm güney kıyısı boyunca ilerlerken, Anadolu’nun tarihini ve elbette Toros Dağları’nın güney eteklerinde kurulmuş medeniyetlerin bir ikisini hatırlatmak istedik.

Fakat, bu niyetimizin oluşturacağı iş için, yani önümüzdeki antik çağlardan kalan yerlerin hepsi o kadar önemli iken, zamanımızın kesinlikle yetmeyeceğini düşünüp seçim yapamadık.

Hangi birini, Kaunos mu, Telmessos mu, Letoon mu, Xantnos mu, Myra mı, Phaselis mi, Perge mi, Syedra mı, Selinus mu, Taşucu’ndaki gerçek Aphrodisias mı, Olba mı, Korikos mu, Sebaste mi, Tİtiopolis mi? Muğla’dan Mersin’e kadar bu saydıklarım dışında onlarca daha hepsinin ucundan kazı çalışmaları yapılmış devasa harabeler var.

Anadolu’nun Akdeniz Kıyıları, tarihin en eski çağlarından başlayarak birçok uygarlığın doğup geliştiği bir yer. İlk yerleşim merkezlerinin günümüzden 7.500 yıl önce kurulmuş olması biliniyor olsa da; yeni tarihsel buluntular Anadolu’nun bu kıyı şeridinde daha eski yerleşimleri de ortaya çıkarıyor. Her dönemde dünyanın en gelişmiş uygarlık düzeyi, 3500 yıl önceki Hititlerle başlıyor ve Akdeniz ticaretinin merkezi olarak çeşitli uygarlıkların tanışıp kaynaşmasıyla gelişiyor. Yeni sentezler yaratan, burada küçük sömürgeler kuran Fenikeliler, Akdeniz kıyısında camcılık, kuyumculuk, dokumacılık alışverişiyle uğraşıyorlar. Ardından Kartaca’lıların küçük kolonileri, 2600 yıl önce Lidya’lıların egemenliği, Persler, Pamfilya ve Kilikya bağımsız devletleri, bu kışı şeridini muhteşem bir uygarlık merkezi yapmış. Anadolu’nun Akdeniz kıyı şeridi, M.Ö. 65’te tarihte ilk kez Romalılar tarafından bütün kavimler arasında bir birlik sağlanınca altın yıllarını yaşadı. M.S. 4. yüzyıl sonuna kadar, en gösterişli bayındırlık gerçekleştirilirken, ticaret merkezlerinin sayısı da en çok noktaya ulaştı. 7. yüzyılda gelen Emeviler ve 13. yüzyıla kadar Abbasiler dönemlerinde, Selçuklular, Anadolu Beyliklerinden Hamitoğulları ve Ramazanoğulları ile geçtiğimiz yüzyıla kadar Osmanlı egemenliğinde bile, farklı kültür ve dinlerdeki insanlar, Akdeniz kıyısında dostça ve güven içinde alışveriş yaptı.



Patara Feneri.

Fethiye-Kalkan arasında ilerlerken, Xanthos vadisinin güneybatı ucundaki Patara Antik Kenti’ne ulaşıyoruz. Likya'nın en önemli şehri ve başkenti olan Patara, aynı zamanda Akdeniz kaplumbağaları Caretta-Caretta’ların milyonlarca yıldır yumurtalarını bırakıp yavruladıkları ender sahillerden biri.

Hitit metinlerinde Patar olarak geçen, Tepecik Akropolü'nde ele geçen seramik parçalarının Orta Tunç çağı özelikleri içermesi, doğu yamacı eteklerinde ortaya çıkarılan Demir Çağı öncesine ait taş balta da, Patara'nın tarihinin çok daha eskilere gittiğini gösteriyor. Helenistik dönemde inşa edilen anıtsal yapılar, Roma'nın doğu eyaletleriyle bağlantısını kurduğu bir deniz üssü ve Anadolu'dan Roma'ya nakledilen tahılların depolandığı ve saklandığı bir liman olması, “Noel Baba" diye anılan Saint Nicholaos’un Pataralı olarak bilinmesi, Aziz Paul’ün Roma'ya gitmek için Patara'dan gemiye binmesi, M.S. 325'teki İznik konsülünde Lykia'nın tek imza yetkilisi Piskopos Eudemos'un Patara Piskoposu oluşu, Patara’nın her devirde gözde oluşunu kanıtlıyor.

Dünya tarihinin ilk deniz feneri, "Delik Kemer" denilen suyolu, Roma zafer takı Likya lahitleri, Vespasian Hamamı, Korinth Tapınağı, zamanının en büyük tiyatrosu, agorası, parlamento binası, görülmeye değer.



Anemurium Feneri.

Türkiye sınırlarının en güney ucu, Hatay'da Suriye sınırındaki Yayladağı Topraktutan Köyü olsa da rüzgarlı burun anlamındaki Anemurium, Anadolu’nun en güney ucu olarak, bizlerin listesinde. “Anem” burun, “urium” ise rüzgar demekmiş. Anemurium antik kenti ise, geçen bin yıllara meydan okurcasına dimdik ayakta duruyor. Alanya’dan Taşucu’na doğru Türkiye’nin en güzel virajlı ve uçurumlu yolundan X-Class’ımızı yürütürken, aradaki vadilerdeki muz ağaçlarının arasından Anamur’a varıyoruz. Bazı kaynaklarda Anemourion yel değirmeni anlamında belirtiliyor. Asya Minör’ün en güneyindeki fenerle işaretlenen Anamur Burnu’nun doğusundaki sürekli rüzgar alan bir noktada kurulmuş olan Anemurium şehri, geçmişi antik çağlara uzanan ve sırasıyla Kizuvatlalılar’dan Büyük İskender’e kadar hep önemli bir deniz kontrol noktası olmuş. Kıbrıs adasına sadece 64 km uzaklıkta, eski adı Stellimur olan Akdeniz ara istasyonu görevi yürüten Anemurium’dan o geniş boğazdan geçen tüm gemilerin kontrolü sağlanıyormuş.

Deniz kıyısının ıssız ve kayalık kesimlerinde Akdeniz foklarının yaşadığı Anemurium, M.Ö. 4. Yüzyıldaki kayıtlarda bile önemli liman olarak belirtiliyormuş.

Tepedeki büyük kale ise, Toroslar'dan gelen baskıncılar ve denizden gelecek korsanlara karşı savunma amaçlı inşa edilmiş. Mavi kireç taşından zikzaklı surları, 3 farklı hamamı, tiyatrosu, odeonu) ve palestra ise aşağıdaki açık kentte imiş. Kale içindeki yerleşim tepeden denize inen bir duvarla ikiye ayrılmış. Hellen tarzı beyaz renkli taşlardan yapılmış gözetleme kuleleri, 350 mezarlı benzersiz büyüklükteki nekropol alanı, bütün tabanı geometrik desenlerle süslenmiş mozaiklerle kaplı Gymnasion’u, kentin iki tarafındaki su kemerleri, bölgenin en iyi korunmuş tarihi eserleri.

Anamur Burnu’ndaki Türkiye’nin en güney ucundaki fenerin gölgesinde gün batımını kaydetmek için dağcımız Rauf Karahan ve fotoğrafçımız İrfan Bilir’e sivri kayalıklar üzerinde zorlu bir trekking yaptıkları için de ayrıca müteşekkiriz. Bu görüntüler, en az Anemurium kadar benzersiz.



Yağmalanmış Harabeler.

Sağımızda beyaz köpükleriyle coşmuş dalgalı masmavi Akdeniz’e veda etmek üzere Mersin’e doğru ilerlerken, Kız Kalesi’nden itibaren solumuzda Kanlı Divane’nin de göründüğü Olba, Elaiussa-Sebaste ile Soli-Pompeiopolis antik yerleşimlerinin arasındaki onlarca kilometre boyunca uzanan su kemerleri, köprüler, akropoller, agoralar, hamamlar, bazilikalarla dolu harabeleri görüyorduk. Uzuncaburç, Kelenderis, Ademkayalar, Yumuktepe, Aya Tekla ise Tarsus’a kadar aslında teker teker uğranması, gezilmesi, görüntülenmesi gereken yerler.

Ancak; Mersin’in yazlıkçıları, bu tarihin üzerinde keyif yapmaya devam ediyorlar. Oysa buraları birinci derece koruma altında. Eski evlerin tarihi kalıntılardan alınmış çok değerli mermerlerden yapılmış olduğunu, bahçe duvarlarının antik oyma taşlarla örülmüş olduğunu gördükçe içimiz cız ediyordu.

M.Ö. 6. yüzyıl ortalarından başlayarak, Kral Yolu ve sonradan İpek Yolu’nun geçiş noktası olan bu bölge, kendine ait sikkeleriyle de ticaret merkezi olarak yüzlerce yıl önemini korumuş. Bu sebeple de her güçlü “yeni gelen” bu liman bölgesini işgal etmiş. Kentler, yağmalanmış, halkları göçe zorlanmış. Üstüne depremler de yaşayan bu kıyılara son darbe de korsanlar ve Arap akınlarıyla vurulmuş.

Figürlü başlıklarıyla Korinth düzenindeki sütunlu caddeleri, birbirine bağlı bir buçuk metrelik kalker taşlarıyla yapılmış dalgakıranlara sahip antik limanlar, aklımıza Lübnan dağları ile Akdeniz sahili arasındaki bölgede yaşamış, gemicilik ve ticarette en gelişmiş Fenike medeniyetini getiriyordu. Doğu Akdeniz ve Batı Afrika sahilleri arasındaki en önemli liman ve ticaret kolonileri olan Olba, Elaiussa-Sebaste ve Soli-Pompeiopolis, Doğu ve Batı medeniyetlerini kaynaştıran ilk taşlarını dizildiği bir nokta imiş. Buralara Romalılar gelmeden ve şehirlere isimlerini vermeden çok önce Fenikeliler, Mezopotamya Çivi yazısından ve Mısır Hiyeroglifinden etkilenerek Alfabe’yi yani 22 harfli yazıyı bu limanlardan tüm dünyaya yaymışlar. Yunanlılar ve Romalılar, bugünkü latin alfabesini ilk Fenikelilerin kullandığı harflerden oluşturmuşlar.

Sadece Türkiye değil, tüm dünya tarihi için bu kadar değerli yerlerin, neden bu kadar bakımsız, kirli ve korunaksız bırakıldığını düşünmek ve tartışmak zorundayız.

Fakat, konumuz, “X”! Yola devam etmek ve ikinci çizgimiz için güneydoğu noktamıza ulaşmak zorundayız. Üzülerek Mersin’den Adana’ya geçiyoruz.